Sistemin irdelenmesi sonucunda ülkede saplantılı ve kabileci bir toplumun varlığı, esasında sistemden beslenen siyasi oluşumlar, dernekler ve vakıflarla ortadadır.
Kendimi bildim bileli, 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’yi yöneten kim varsa, her yıl büyüdüğümüzü sürekli rakamlarla izahat verirler. Önümüze konulan rakamlar, ilk çeyrekte bu kadar, ikinci çeyrekte şu kadar, dördüncü çeyrekte ise bu kadar büyüdük; çağ atladık, uçtuk, kaçtık, uzaya çıktık, dünya bizi kıskanıyor masalları ile bizi uyutmaya devam ederken, bu açıklamalar siyasî menfaat sağlamaktan öteye geçmemiştir.
İzah edecek olursak, 1999’da dünyanın 17. ekonomisiydik. 2024’te hâlâ 17. ekonomiyiz. Hani büyümüştük? Uçmuştuk? Kaçmıştık? Neredeyiz? Üstelik 2023 hedefleri konulmuştu önümüze, peki nerede?
Bütün bu büyümeye dair yapılan siyasi açıklamalar, bizi milletçe iyi uyuttuğunun somut örneğidir. Büyümenin ve önümüze konulan büyüme hedeflerinin milletçe bize yararının olmadığını, yeterince yaşayarak öğrenmiş bulunuyoruz.
Kalkınmayı öteleyerek bize büyüme masalları anlatanların, Almanya’yı, Japonya’yı ve son 20-30 yılda da Güney Kore’yi irdelemek zorunluluğu ortadadır. İnsanlar, başkalarının tecrübelerinden faydalandığı müddetçe insan olabilirler.
Almanya ve Japonya'nın Kalkınma Hikâyesi
Almanya ve Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olmuş, bütün ekonomik değerleri sökülüp taşınmış ve el konulmuş, yıllardır savaş tazminatına mahkûm edilmişlerdir. Lakin bugün dünyanın 3. ve 4. ekonomisi konumundalar.
Güney Kore bugün dünyada 11. ekonomi. İç savaş yaşamış bir ülke. Biz, Türkiye olarak asker göndermişiz 1950’li yıllarda. Peki nasıl oluyor da yüz yıldır hiçbir kurumsal anlamda savaşa girmemişiz ama hâlâ dünyanın 17. ekonomisi durumundayız? Üstelik Japonya deprem kuşağında olmasına rağmen.
Yukarıda adını verdiğimiz ülkeleri siyasi, ekonomik ve sosyo-politik olarak incelediğimizde;
- Hemşericilik,
- Cemaatçilik,
- Tarikatçılık,
- Dernekçilik,
- Particilik,
- Etnik milliyetçilik saplantılarından sıyrılmış,
- Liyakate dayalı bir sistem kurmuş,
- Hukukun üstünlüğünü esas almışlardır.
Bu ülkelerde kurallar ve kanunlar herkes için geçerlidir. Uyulmadığında veya suistimal edildiğinde cezai yaptırımlarla karşılaşılır. Bu sistem kişiye, nüfuza göre uygulanmaz; uygulanamaz.
Türkiye'de Durum Nedir?
Bizde ise;
- Parti saplantısı,
- Etnik saplantı,
- Dini saplantı,
- "Ulu kişi" saplantısı yaygındır.
Bir partiye mensup oluyoruz ve bütün hayatımızı o partinin başkanı şekillendiriyor. Yalan da söylese itiraz etmiyoruz, çünkü bizim başkanımız! Etnik milliyetçilik yapmaktan arınamıyoruz. Din, her cemaate, her tarikata, her mezhebe göre farklı yorumlanıyor. Bu ayrılıklar birbirlerini kafirlikle suçlayarak sosyolojik bir çalkantıya sebep oluyor. Kısaca, ülkemizde herkesin ve her kesimin bir "ulu kişisi" var. Her parti veya kişi kendine bir ulu kişi bulup ona tapınmaya devam ediyor. Atalarımız şöyle yapmış, böyle yapmış, dünyayı yönetmiş… Peki, sen ne yaptın? Bir dana yetiştirip et yiyemiyorsun, dört dönüm tarlayı işleyip buğday yetiştirip milletin açlığını gideremiyorsun, gidip dışarıdan alıyorsun.
Bir de iktidar hastalıklarımız var:
- Nepotizm: Eş, dost, akraba; aynı partinin içindeki klikler birbirine iltimas ve imtiyaz sağlama yarışında. Eski zamanlarda kabile içi kayırmacılık devam ediyor.
- Mitomani: Yalan söyleyerek kendi yalanına herkesin inanmasını sağlamak için gerçeği çarptırmak, hakikatin ortaya çıkmasını engellemek, inandığı yalanı yüksek sesle sürekli tekrar etmek.
Nepotizm ve mitomaniden oluşan ahbap-çavuş demokrasisinden ahbap-çavuş ekonomisi doğmaz. Peki ne olur?
Yukarıda saydığımız ülkeler, saplantılarından arınarak, hastalıklarını yok ederek bir sistem kurmuşlar ve bu sistemi kuranlar önce kendileri uymuşlar. Yönetici sınıf olarak o sisteme uyulması gerektiğini yaşayarak insanlara göstermişler, örnek davranışlar ortaya koymuşlar ve en önemlisi, bağımsız mahkemeler kurarak hâkimlerin bağımsızlığını sağlamışlar.
Peki Biz Ne Yapıyoruz?
Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz.
Anayasa Mahkemesi’ni tanımıyorum, kararını da beğenmiyorum.
Diyen yöneticilerle ancak anayasası olan bir ülke oluyoruz; anayasal bir ülke değil. Hâkim güvenliğini sağlamadan, bağımsız mahkemeler oluşturmadan, güçler ayrılığını kökleştirmeden bizde kalkınma asla olmaz, olamaz, olabilemez.
Saplantılarından ve hastalıklarından arınmayan toplumlarda, efendilerin hukuku üstün olur. Asla hukukun üstünlüğü sağlanamaz. Hukukun üstünlüğünü ancak, bu mevcut düzenin aksaklıklarına itiraz edenler ve bu düzene karşı mücadele edenler sağlayabilir.
Sistemin İrdelenmesi Üzerine
Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir, 5incihafta yayın politikasını yansıtmayabilir. İzinsiz kopyalanamaz, alıntılarda kaynak gösterilmesi zorunludur.